Ayesha Kazmi

Kurds: The Muslim World’s “Unworthy” Victims

In The Political on 13/02/2012 at 15:55

The original version of this article appeared on the Peace in Kurdistan campaign website

2011 marked the shift manyMiddle Eastobservers had been anticipating. Since their formation, nations stretching between the Maghreb and beyond theLevanthave endured decades of authoritarian rule. Mohamed Bouazizi’s self immolation within the last year in Tunisia was the ground breaking spark producing an unprecedented defiance to the status quo and has since made revolutionary language requisite to discourse all over the Muslim world – a much needed air of refreshing change.

As protesters demanded fair elections, freedom of speech and expression, and an end to emergency laws, police brutality, and corruption, the world watched the Arab Spring unfold with exhilaration as theMiddle Eastbegan the process of reinventing itself. Irrespective of the incompleteness of the Egyptian revolution, the fall of Hosni Mubarak’s regime has symbolised a transformation for Egyptian self determination, and with it an opportunity for the Egyptian people to demand accountability from their Israeli neighbours with regards toPalestine.

While subsequent revolutions have provided a necessary breach to inspect the crises plaguing the Muslim World, critically bringing the Palestinian question to the forefront, there remains a harrowing gap in the conversation with regards to the Kurdish question.

Almost 100 years since the failure of the Treaty of Sevres to allocate a Kurdistan for the Kurdish peoples, the absolute silence from the world, particularly the Muslim world, with regards to the treatment of ethnic Kurds inSyria,Iraq,Iran, and, most notably,Turkey, is bewildering.

Since, 30 million Kurds in the Kurdish region of theMiddle Easthave been subjected to invasive military incursions and restrictions assaulting basic rights of movement due to international borders between the Turkish, Syrian, Iraqi and Iranian states, speaking their native language, and even expressing their culture. Kurdish activists, academics, and journalists are frequently imprisoned, tortured or killed.

Most repressive toward its Kurdish population is Turkey where the largest region of Kurdistan lies, approximately 15 million Kurds reside, and yet the constitution makes no recognition nor provides any protection to this rather substantial minority. Instead, Kurds have been turned into second class citizens barred from using their own language and suffering discrimination of the worst kind in the public space and complete economic disenfranchisement, resulting in criminalisation of the worst kind equating resistance with terrorism. Under the guise of this terrorism threat, the Turkish state has built up an extensive military complex with an arsenal that includes F-16 jets and its most recent addition, predator drones.

In a public meeting hosted by Hywel Williams MP at the British Parliament inLondon, the co-chair of the Kurdish Peace and Democracy Party (BDP), Selahattin Demirtash, clarified that the standpoint of the Turkish/EU/US designated terrorist organisation, Kurdistan Workers Party (PKK), is that violence is unlikely to resolve the Kurdish question. Demirtash further elucidated Kurdish demands stating that the Turkish state must recognise the Kurdish identity by also legalising the use of the language, provideTurkey’s Kurds the right to democratic autonomy in the Kurdish regions including the right to politically organise. These are hardly revolutionary demands.

Audience members of Kurdish origin expressed frustration over attempts to lobby the British Parliament and the failure of MPs to take up the cause. Others criticised Recep Tayyip Erdogan’s Islamic reform government alleging it was as nationalistic and authoritarian as previous secular governments.

Certainly within the Muslim world, Erdogan’s government has been received as the moderate peace negotiator given its recent shifting relationship with Israel, its position onGaza, andAnkara’s criticisms of Syria’s brutal crackdown on recent democratic protests. Yet the Muslim world’s virtual non-recognition of the Kurdish crisis is remarkably incongruous with its persistent position on the deadly nature of western military expansion in the region – particularly with regards to Palestine.

Given Muslim concern for Muslim life, also taking into account that Kurds make up a significant part of the Sunni majority in the Muslim world, why is it that certain victims of military aggression in the Middle Eastare more noteworthy than others? The Muslim world’s non-recognition of the Kurdish crisis is tinged with a dark underbelly of criminalisation that has bred an exceptional hostility consenting to the systemic racism and violence targeting of ethnic Kurds – most recently in the Roboski massacre when the Turkish Air Force flew F-16’s into a Kurdish village and killed 35, including children as young as 12.

Perhaps Noam Chomsky’s analysis of worthy versus unworthy victims elucidates it best. “A propaganda system will consistently portray people abused in enemy states asworthy victims, whereas those treated with equal or greater severity by its own government or clients will be unworthy,” states Chomsky. In this case, the existential threat posed by western expansion, including Zionism, into the Muslim world, and the victims that western military incursions produce, are the worthy victims, whereas Kurds, who are the victims at the hands of their very own people, will be treated as unworthy.

Full scale acceptance by the Muslim world of the brutality aimed at Kurds is disquieting. Given that the four main states that house the Middle East’s Kurdish population are also the very states that explicitly reject Zionist expansionism and Israeli treatment of Palestinians is even more baffling. The Middle East is in the midst of a brand new era in which their crises are propelling their way to the surface. Let us hope for a real genuine revolution for all peoples – in which the will, self determination, and democratic representation for all is given equal priority and an even more equal fight.

Advertisements
  1. […] Consent”. For example in the Muslim world, Ayesha Kazmi argued in her piece “Kurds: The Muslim Worlds Unworthy Victims” that Palestinians are “worthy” whereas Kurds are “unworthy” though […]

  2. 12 SENELİK AKP REJİMİ VE ONBİNLERCE KATİLİ MEÇHUL İNSAN MİRASI!

    AKP rejimi altında Türk olmayan, Müslüman olmayan aydınlara ve başka dinlerden olanlara karşı işlenen cinayetlerin hasır altı edilmesine göz yumulmaya devam ediliniyor.
    Sözde demokratik, sivil anayasa girişimi yozlaştırılıp türban, cami ve yeşil din ordusu kurma özgürlüğüne indirgendi. İçerde ve dışarda onca fırtına koparan, düşünce özgürlüğünün önünde bir dikene dönüşmüş yasaları kaldırmaya yanaşamıyor AKP.
    Tarihinde ilk defa kavuştuğu Nobel ödülünü kazanmayı kutlama yerine, yas tutmayı yeğleyen böyle kültürsüz bir rejim dünyada görülmemiştir. Kötü bir paradoks bu! Uluslararası nobel ödülü ile övüneceğine, Çamlıca tepesine dikilecek beton yığını ile övündürülecek yığınlarla ortaçağ karanlığını arayan rejimin demokratlığına kim inanır?
    Bu anlayışla ne demokrasi kazanılır, ne Kürt sorunu çözülebilinir, ne de hükümetin ve parlamentonun saygınlığı korunur. Mesele bu ülkede geçerli sistemin demokrasi değil, ırkçı dinci totaliter bir sistem olduğunu görüp itiraf etmemek mümkün değildir. Nobel ödülü kazanan yazarın Türk Müslüman olmadığı ima ediliyor, özel harpçilerin tehditleri karşısında can güvenliğini kaybediyor ve her zamanki gibi kurtuluşu Türkiye’den kaçmakta buluyor. Erdoğan istemediğini ayak üstü ekarte edip ve beğendiğini de saat hesabı ile istediği yere getiriyor. Böyle bir operasyon gücüne sadece askeri cuntalarda, Stalin, Hitler ve Musolini rejimlerinde rastlanabiliniyor.
    Eğer demokrasi kazanılacaksa önce bu sistemin kökü olan anayasanın değişmesi gerekir. Kürtlerle alınıp verilecek bütün şeyler, demokratik hukuk çerçevesinde resmi komisyonların plan ve projeleri ile, dürüst yollarla, karşılıklı imzalı belgelerle sağlanmalıdır…Aşiret tarikat cemaat kafası ile Kürtler’i imzasız, belgesiz karanlık maceralara sürükleyen AKP’nin böyle bir derdi yok. İki Mafya reisinin işgüzarlığını anımsatan şimdiki yabanilikle, bölge halkı ile alay edildiği, Kürtlerin normal birer insan yerine bile konulmayarak, yeryüzünde bütün toplumlar için geçerli yöntem ve metotların onlara fazla görüldüğü, zaman kazanılarak bölgede bellirli politik hedeflere varılmak istendiği ispatlanıyor. Amaç yine herzamanki gibi Kürtler’in birleşmelerini engellemek ve Suriye Kürtlerini kontrol altına alarak petrol alanlarına yayılmaktır. Kürtler’e otonomi vaya başka türden bir statü verilecekse, AKP, hükümet olarak önce, Kürtlerin normal insanlar olduğunu belirten yasalar çıkarmalı, köy koruyucularını ve diğer terör örgütlerini fesh etmelidir. Kürtler’i iç- dış düşman diye lanse eden devlet doktirini açıkça terkedilerek, Tarih kitapları yeniden yazılmalı ve bu coğrafyanın bütün eski adları serbest bırakılmalıdır. Son dönemde ortalıkta boy gösteren, ‘sivil’ dinci ırkçı örgütler kuran, kahramanlık hikayelerini temcit pilavı gibi ısıtıp ısıtıp topluma sunan, her tarafa akıl veren ve pervasız bir cürete sahip tarikat ve aşiretlerin kurdukaları paramiliter örgütlerin kanlı serüvenleri ortalıkta duruyorken, yeniden din adamları denilen eşkiya sürülerini ortaya sürmekle soruna çözüm bulunamaz. Ve asıl bu noktada bir yargılama ve hesaplaşma gerekiyor. Mevcut haliyle bu dava iktidar kavgalarının bir parçası olmaktan başka bir anlama gelmiyor.

    Kürtler Lozan’dan daha ileri gitmiyor!

    Lozan antlaşması ile adları bile yasaklanan Kürtler’e yamanan ve şimdilerde ”İslam bayrağı altında birleşelim” diye fetva veren A. Öcalan’ı Kürtlerin tek lideri diye lanse eden AKP rejimi, Kürtler’i din ordusu yoluyla hakimiyet altında tutmayı esas alıyor. Abdülhamit’in Hamidiye alaylarına benzer bir örgütlemeyi kabul eden PKK´nin Türk istihbaratı tarafindan yönetildigi de artık kör gözlerden kaçmıyor. 1908-1909’dan sonra Abdülhamit tahtı kaybedince, adına kurduğu “Hamidiye Alayları”, Süvari Birlikleri’ne çevrildi. 1915 Ermeni soykırımında bu süvari birliklerinin bir kısmı çok çirkin bir şekilde kullanıldı ve sonrasında ise resmi Kemalist orduya katıldılar. Koçgiri, Palu- Genç, Dersim, Piran, Zilan vs. katliamları Ermeni, Süryani, Pontus soykırımlarından ayrı olarak ele almak yanlış olur. Bu anlamda şimdiki devletin şekillenişini, Osmanlı ve TC’nin Kürtlere karşı izlediği politikada Hamidiye Alayları olayını kavramak, şimdi içine girilen ihanet sürecini anlamakta önem kazanmaktadır.

    Kürtler 1919 larda içine düştükleri ihanetin tekrarını yaşama tehlikesi ile karşı karşıyalar!
    M. Kemal, o dönemde Kürtler’i kendi safına çekebilmek için İslam temasını kullanmıştı, ”bütün Müslümanların birliği, Osmanlı halifeliğinin kafirlere karşı korunması”, taktiği tutmuş ve Kürtler kandırılarak tarihlerindeki en büyük tuzağa düşürülmüşlerdi. Savaş kazanıldıktan sonra devam eden jenosit uygulamaları, ad,dil ve kültürlerinin tümden yasaklanması ise dünyanın ender bir kara lekesi olarak karşımızda durmaya devam ediyor.
    ”İslam bayrağı altında birleşelim” diye hortlayan PKK şefi, varlığı inkar edilen, jenosit politikaları canlı ve uzun sürece yayılan, asimilasyon gibi insanlık suçu ile eritilmek istenen bir halka, “sınıf ideolojisi”, bu tutmayınca, bu defa da İslami din aidiyeti diyerek Kürtleri zafiyete uğratmaya çalışıyor.

    40 000 civarında Kürdü öldürttüp, milyonlarcasını Batı metropollerine sürerek, 4 000 civarında yerleşim birimini haritadan silip, akabinde sindirilmiş bu topluma, ”çözüm” adı altında esirlik durumunu sürüdürmeyi dayatmak, Kürtler açısından utanç vericidir. Hamidiye alayları bölge coğrafyasında gelmiş geçmiş en zalim güçlerden biridir. Ermeni, Alevi, Pontus, Suryani ve diğer azınlıkların haritadan silinmesi için başlatılan sürecin ilk figüranlarıdırlar. Sunni – Şafi Türk – Kürt sentezi temelinde, Sultan’a bağlı kurulan bu alaylar son dönemlerinde dünyanın en gaddar soykırımlarına da imzalarını atmaktan geri kalmadılar.
    Yakındoğu’yu “büyük Türk yurdu” haline getirmeyi tasarlayan siyasi proje, Rum, Ermeni, Pontus, Laz, Kürt, Êzdi, Alevi vs. soykırımları neticesinde başarıya ulaşmıştır. Tüm Yakındoğu ülkelerini “Anavatan”ı ve “Misakı Milli” olarak sayıp, haritadan çıkarmış, kendisini de Ortadoğu’ya dahil ederek gözünü Uzak Asya’daki Çin Sedi’nden Adriyatik’e kadar olan coğrafyanın hakimi olmayı yeniden planlıyorlar. Hamaset siyasetinde başarılı olan Türk Sunni liderleri şimdiye kadar savaşsız bir şekilde “zaferler”ini kutladılar. Bu coğrafyanın hakiki yerlileri olan mazlum halkların başarıyla yokedilmesi, aynı türden politikaların şimdilerde yeniden tekrarlanmasını beraberinde getiriyor.

    PKK’ yi bölgede polis gücü yapmayı öngören bu türden Hamidiye alayları benzeri, Erdoğan alaylarını kurmayı hedefleyen sürecin Kürtler’in hakları ile bir alakası yoktur. Hamidiye alayları zamanında Kürtler bir şey kazanmadı, tarihsel olarak sadece kaybettiler: ticaret yaptıkları, beraber çalıştıkları ve kendilerine kendi adları seslenen komşularını da kaybettiler, dillerini kültürlerini kaybettiler. Lozan ile birer mezarlığa çevrilen bu alanda, eski Hamidiye aşiret reislerinin yerine, modernize edilmiş, ”R. T. Erdoğan’ın başkanlık sistemini kabule hazırız”, diyerek Kürtler adına konuşturulan Öcalan kliğinin önderliğinde hareket edecek Erdoğan alaylarının kuruluşuna yönelme süreci, Kürtler’e Lozan’da dayatılan yok olmak sürecinin devamını öngörmektedir.
    Bu süreçte ortaya çıkan toplumsal etkiler, Türkiye’nin üzerine kurulduğu temelleri sağlamaya yöneliktir. Bu etkinin Kürt Sorununu çözeceğini sananlar yanılıyor. Çağdışı bir kültür ve mentalite ile bu sorun çözülemez. Bu etki ve adaletsizlikle kurulan siyasi ortaklıklar da muhtemelen tutmayacaktır.
     
    Yeni türden Hamidiye alayları istemiyoruz.
    Çamlıca’ya ve Taksim’e cami istemiyoruz!

    İmza için buraya klikleyiniz
    https://www.change.org/petitions/%C3%A7aml%C4%B1ca-tepesi-ne-30mart-ta-kazma-vurman%C4%B1za-r%C4%B1zam%C4%B1z-yok-bu-sizi-ilgilendirmiyor-mu-camlica?utm_campaign=autopublish&utm_medium=facebook&utm_source=share_petition
     
    Sevgi ve Saygılarla
    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Bedri Engin,
    Sevda Suner
    Sezer Aşkın,
    Salih Demir
    A. Demir
    Melahat Baykara,
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk,
    Tekin Balkic
    Selma Altuntaş,
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman Bahar
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    Aynur Balkaya
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Mustafa Karkaya
    Omer Aytac
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan
    Nuri AKTAS
    Emine AKTAS
    O. Kadir Ergun
    Metin Kurca
    Sedat Isiklar
    Filiz Bag
    Kadir Baskale
    Sevim Varlik
    Hasan Mesut Akkaya
    Necmi Guler
    Erhan Isguz
    Meral Okur
    Bilge Okyaz.
    Kemal Koç
    L. Mirakoğlu
    Oktay Kızılcık
    Mehmet Yavuzgil
    Erdal Polat
    Hüsnü oktay
    Ahmet tekin.
    Semra Kaya
    Mustafa Çiçek
    Kayhan Göçkaya
    Erdal Solgun
    Mehmet Solgun
    Esra Solgun
    N. Altik
    Oguz Karakış
    Leyla Mert
    Işık mert
    D. Öksüz
    Erdem Yılmaz
    Ayse Eltan
    S. Guner
    M. Deniz Ok
    Mehmet İnce
    Huseyin Cinar
    Meltem Cinar
    Berk Cinar
    L. Demirkaya
    Huseyin Çilek
    Ayten Irmak
    D. Okdere
    Ali Uskan
    Berdan Temiz.
    H. Baskale
    Murat Gülay
    Esra Gülay
    Mustafa Akyol
    A. jale Kol
    M. Kol
    Tamer Oktay
    Aslan Burukoglu
    I. Demir
    Nurettin Akdal
    Uzan Kara
     
     
     

  3. AKP, TÜRK ORDUSU VE CHP’NİN KÜRT POLİTİKASINI SÜRDÜRMEYE KARARLI.

    Milli Görüş militanı eski akıncı Erdoğan locası AKP’ nin Kürt politikası 100 yıla yakındır sürdürülen ırkçı CHP politikası ile örtüştü. CHP’nin yeni ağır topu Sarıgül, Tayip Erdoğan’ı dünya lideri ilan etti… CHP ve Türk ordusu menmun: Kendisini devletin kurucusu ve gerçek sahibi gören CHP’nin izlediği ırkçı politika, biraz İslam süsü verilerek AKP eliyle Kürtler’e yutturuldu. Bu haliyle TC Devletinin İslamcı kanadının Kürt sorunu hakkındaki politikası geleneksel ırkçı ve asimilasyoncu politikalarından ileri gitmedi.

    AKP, sözde demokratik geçiniyor ve bir seçilmişler meclisinden bahsedip duruyor. Erdoğan her ağzını açışta çoğunluğu temsil ettiğini ve bunun meclis ile somtlaştığını vurguluyor! Fakat Kürt sorununu açık bir şekilde orada tartışmaya yanaşmıyor. Kürtlerin halk olarak varlığını kabul etmeye hazır olmayan bu hükümetin, kendi parlamentosuyla Kürtlerin sorununu çözmesi ve barışa erişmesi mümkün değildir.
    AKP ve Türk ordusunun buraya da kırmızı bir çizgi çekmesi, ”TBMM’ denilen yerin esas karar yeri olmadığını ispatlıyor.
    Demekki Tayip Erdoğan, özel hafiyesi Hakan Fidan ve Yeniçeri ağası Necdet Özel bütün bu konuları başka yerlerde ele alıyorlar, canları istedikleri zaman da Meclis dedikleri bu ahıra hay huy deddirtiyorlar. Bu meclis demekki meşru değildir. Bu haliyle bu kadar Kürt millet vekilinin burada durup belleşten figüran rolleri almaları büyük bir hatadır.
    Türkiye demokratikleşmeye değil, geriye gidiyor. Başından beri Kürt düşmanlığı temelinde Suriye’de Sunni İslam adına hareket eden AKP iktidarı, Suriye’deki İslamcı tetikçi çetelere finansman, silah, eğitim ve lojistik desteğini sağladığı gibi, Kuzey Kürdistanda’ da Türk ordusunun yeni borazanı olmuştur. Irkçı CHP ve TC ordusunun kırmızı çizgilerini Kürtler’e dayatan AKP, Sanki yeni bir şeymiş gibi, Kürtler adına, Erdoğan’ın özel hafiyesi Hakan Fidan’ın planladığı senaryolarla işi oldu bittiye getirmeye devam ediyor.
    Irak ve Suriye’deki muğlak durum, AKP’nin Kürt politikasının 100 yıla yakındır sürdürülen ırkçı CHP ve Türk ordusu politikası ile örtüşmesi dolayısıyla oluşan yeni durum, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkı için Kürdistan’ın dört parçasında referandum yapılması zorunluluğunu ortaya çıkarmıştır.
    Kendi kaderini tayin hakkı”nın Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda alınan üç ayrı kararla güvence altına alınnasına rağmen TC Hükümetleri ile oyunlar oynamanın gereksizliği meydandadır. Kaldı ki bu hak ayrıca uluslararası mahkemeler tarafından da kabul edilmiştir. Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı’nın (CSCE) 1975 yılında Helsinki, 1993 yılında Paris, Birleşmiş Milletler’in 1993 yılında Atina’da düzenledikleri konferanslarda kendi kaderini tayin hakkının en merkezi insan hakkı olduğu, temel insan hak ve özgürlüklerinin yaşama geçirilmesinin temel koşulunun bu hakkın tanınmasından geçtiğini vurgulamışlardır. Hala Irak adını taşıyan kağıt üzerindeki devlette kalan Güney Kürtleri bağımsız bir Kürdistan devleti ilanına geçebilirler, bu kıvılcım diğer 3 parçayı hemen harekete geçirecektir. O zaman AKP’nin sahte açılım, süreç gibi yalanları da çöpe atılacaktır.
    Belirtilen sözleşme ve alınan kararlara rağmen Kürt halkının en temel haklarının inkar edilmesi, Kürtlerin, bin bir yalan ve dolanla oyalandırılması kaybedilen zaman olarak görülmelidir…
    Kurdistan’ın büyük bir bölümünün bulunduğu Türkiye’de Kürtlerin varlığı neredeyse yüz yıldır inkar ediliyor.
    Kemalizm adına Kürtlerin kaderini tayin etme manevrasına giren, Kürtlükle alakası olmadığı halde kendisini Kürt diye tanıtan İsmet İnönü, 12 Aralık 1922 tarihli Meclis oturumda, “Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti, Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de hükümetidir. Çünkü Kürtlerin gerçek ve meşru temsilcileri Millet Meclisi´ne girmiştir. ” demiştir.
    Şimdi ise roller değişmiş, İsmet İnönü’nün devamı olan K. Kılıçdaroğlu kendisini Türkmen ilan etmiş ve İnönü gibi Kürtleri kandırma görevi ise AKP lilere verilmiştir. O zamanki demogojileri şimdi de duymaktayız. AKP ve diğer TC temsilcileri, içlerindeki Kürtleri bahane ederek kardeşlik adına Kürtleri doğal haklarından mahrum bırakmak istiyorlar.
    Aynı İnönü, Ankara’nın Kürt milletvekillerine gelince, onların nasıl seçilmiş olduklarını çok iyi biliyordu…O dönemde halkoyu ile seçilmiş tek milletvekili yoktu! Bütün bu insanların doğrudan doğruya atanmış oldukları ve bunların çoğunun Türkçe bilmedikleri için Meclis’in çalışmalarına katılmadıkları herkesçe bilinmektedir. Bu sözde Kürt temsilcileri, kendilerine vaat edilen, savaş bittiğinde kendilerinin olacağını sandıkları Kürdistan otonomisini ( onlar o dönemde bağımsızlık anlamında kavramışlardı…) almak için Kemalistlerin telkinlerine kapılmış ve lafta vekil gibi görünüp heykel gibi orada görünmüşlerdir. Kemalistler, kandırdıkları bu ağaları, savaşı kazandıktan sonra tasfiye etmişlerdir.
    İslamcılık boyası süren Türk ordusu Kürtleri fiziken, Kürt boyası süren AKP‘yse siyaseten tehdit ediyor. Ordu öldürerek, AKP tasfiye ederek bitirmek istiyor.

    Türk ordusu esas olarak bu yüzden AKP’yi iktidarda tutuyor. Aralarında çelişki olsa da AKP’ye Kürtleri tasfiye edeceği umuduyla destek veriyor.
    Kürtler önce AKP’nin yedeğine düşürülmek, sonra da Türk-İslam sentezi içerisinde eritilmek isteniyor. Denize düşenin yılana sarılması misali Kürtler karşısında açmaza düşen ordu AKP’ye bu nedenle yapışmış, bırakmıyor.
    Kaldı ki AKP Kürtlere Kürdistan’ı Türk-İslam kılıcıyla yeniden fethetmekten ve onları Ortaçağ karanlığına gömmekten başka bir şey vaat etmiyor.
    TC rejimi henüz Kürt meselesinin çözülmesi gerektiği aşamasında değildir. Kürtlerin haklarını tanımak konusunda, Başbakan da dahil, ciddi bir direnç mevcut. Milli Görüş militanı eski akıncı Erdoğan daha ırkçı, eski İnönü gibi bile konuşamıyor. Kemalciler meclisde kürsüden Kürt, Kürdistan kelimelerini rahatça kullanırken, şimdiki Erdoğancılar, Kürt kelimesini tabu olarak görmeye devam ediyorlar. Ne yazık ki, demokratikleşme paketi denilen şey zaman kazanmaya yönelik bir hamle gibi görünüyor. 
    Kürt Hareketinin politik etkisini kırmak için devlet olanaklarını sonuna kadar kullanan AKP özellikle, Kürtleri kendi içerisinde bölmeye ve parçalamaya çalışıyor. Bunu başardığında esas hedefine varmış olacak ve bugün Kürtlerin lehine olan politik tablo tamamen yeniden şekillendirilecek. AKP’nin bütün planı, bugüne kadar askeri ve politik olarak yenemediği Kürt Hareketini, Kürt kitlelerini farklı politik eğilimlere yönlendirerek içte parçalamaktır. Bu planın başarısız olması bir yana, devletin Kürtlere yönelik izlediği politikilar bakımından ciddiye alınması gereken önemli bir noktadır.
    Kürtler söz konusu olduğunda Tayyip Erdoğan, Ariel Şaron’u aratmıyor. ”Kadın da olsa çocuk da olsa gereği yapılacaktır‘ diyen başbakanın elinde 2006 yılında Amed’te vahşice katledilen 9 Kürt çocuğunun kanı duruyor.
    Kimse AKP’yi allayıp pullamasın. Kimse kendini de kandırmasın; Kürt meselesi çözülecekse eğer AKP’nin de CHP ve MHP gibi Kürtler karşısında iflası yaşamasıyla çözülecektir.
     
     
    KÜRTLER KİMİNLE KARDEŞ OLDUKLARINI KENDİLERİ BELİRLEMEMİŞLERDİR.

    Bilindiği gibi I. dünya savaşının sonunda Kürdistan toprakları Kürt halkının rızası dışında dört parçaya bölünüp, her bir parçası ayrı bir yabancı egemenliğe teslim edilmişti. Kardeşlik yalanları ile çizilen sınırlar ile Kürdistan ve Kürt Halkı parçalamış, Kürdistan Halkına demokratik bir ülke ve devlette birlikte yaşamaları için gerekli şartlar ortadan kaldırılmıştır.
    a- Kürtler, nereden bölündüklerini bile bilimiyorlar, sınırları kendileri çizmemişlerdir. Çoğu Kürt ailesi içki masalarında çizilen sınırlar yüzünden, tel örgülerce bölünmüştür. Ailenin bazı fertleri Irak, bazıları ise Suriye tarafında kalmıştır.
    b- Bölenler, şimdiki sömürge valileri değil, batı devletleri idi. Yani ingiliz ve Fransızlar Kürtlerin kiminle kardeş olmaları gerektiğini Kürtler’den bağımsız olarak belirlemişlerdir!
    Birinci Dünya savaşı’ndan sonra Milletler Cemiyeti’ni kuran ülkelerin Kürtlerin taleplerine karşılık vermedi, aynı tutumun İkinci Dünya savaşı’dan sonra kurulan Birleşmiş Milletler tarafından da sürdürüldü. Bu yıllarda Asya, Latin Amerika ve Afrika’da büyük değişiklikler olup 67 yeni devlet kurulup, cemiyetlerce tanınırken, onlarca halk teker teker bağımsızlıklarını kazanırken, Kürdistan’da bir şey değişmedi ve Kürtler’e statü verilmesine amansızca karşı çıkıldı.
    Bugün Dünyada 208 devlet var. Bunlardan 193’ü Birleşmiş Milletler’in üyesi. Kürtler ise statüsüz…
    Bugünkü TC hükümeti de bunu örnek alarak Kürtlere insanca bir statü vetrmeye yanaşmıyor!
    Yabancı devletlerce çizilen sınırlar içerisinde, tanımakdıkları kardeşilerini bulan Kürtler, sömürge valilerince acımasızca ve cok insafsızca katliamlardan geçirildi. Kürtler tarafından buna karşı görkemli çıkışlar olmasına rağmen başarı sağlanamadı.Kürtlerin biribirlerine gidiş gelişleri engellenemeyince,Zahodan Hataya kadar araya tel örgüler çekilmiş, sığınaklar kazılmış,askeri gözcü kuleleri dikilmiş bu da yetmeyince mayın tarlaları döşenmiştir.
    İran, Irak, Suriye ve Türkiye, Kürtlerin dostu değil, düşmanları olduklarını ispatlamışlardır.
    Şimdi bu şekliyle, Kürt Halkı dört devlet tarafından eziliyor, bugün, oluşan şartlar altında, bunlara kendisini sonsuza dek ezdirmeme sinyalini, tek liderlik altında birleşerek vermelidir…
    Kürt halkı; dört ülkede kardeşlik adı altında, kendisine düşmanlık yapan bu işgalcilerle beraber yaşayamaz. Bunun maddi temelleri ortadan kalkmıştır.
    Birlikte yaşama yüzyıllardan beri deneniyor,yeniden fantaziler kurmak, insanları kandırıp, başka dilden masallar uydurmak abes kaçmaktadır. TC ve diğer 3 devlet yeterli zamanlarını kullandılar, sonuç tam bir fiyasko olduğuna göre daha fazla zaman geçirmemek gerekir. Kürt halkı 4 devlet tarafından kardeşçe değil, düşmanca muamele gördü. 4 devletin ortak zulmüne karşı birleşik Kürdistan olarak mücadele etmek başarılı olmanın ana şartıdır. Kürtlerin birliği zafer için kaçınılmazdır.
     
    KÜRDİSTAN İÇİN KAMPANYA
     
    ETNİK TEMİZLİĞE KARŞI OTONOMİ VEYA BAĞIMSIZLIK!

    Kürtler, bugün kendilerini işgal altında tutan ülkelerle birlikte mi yaşamak, yoksa ayrı bir devlet kurmak istediklerini belirleyebilmek için Birleşmiş Milletler gözetiminde Kürdistan’ın dört parçasında bir referandum yapılmasını şart koşmalıdırlar. Bu, demokratik anlamda tek yoldur.
    Türkiye ve diğer müteffikleri böylesine demokratik bir referanduma karşı çıktıkları müddetçe bağımsızlık talebi tekrarlanmalıdır.
    Kampanya için daha fazla imza gerekiyor. Güney Kürtlerini bağımsızlık yolunda yalnız bırakmak hainlik olacaktır. Bütün Kürtler birleşmeli ve Newroz’da bağımsız Kürdistan’ı ilan etmelidir.

    Sevda SUNER, Lyon Fransa
     Xweşhal biminin

    İMZA için klikleyiniz:
    http://www.change.org/tr/kampanyalar/birle%C5%9Fmi%C5%9F-milletler-g%C3%B6zetiminde-k%C3%BCrdistan-%C4%B1n-d%C3%B6rt-par%C3%A7as%C4%B1nda-referandum-yap%C4%B1lmas%C4%B1-demokratik-anlamda-tek-yoldur?share_id=gkLpBoVUoR&utm_campaign=autopublish&utm_medium=facebook&utm_source=share_petition
     
    Sipas

  4. […] 100 Endeksi üç aylık değerlendirmede Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde yüzde 23,01, TÜFE ile indirgendiğinde ise yüzde 20,07 ile yatırımcısına en yüksek […]

  5. […] 100 Endeksi üç aylık değerlendirmede Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde yüzde 23,01, TÜFE ile indirgendiğinde ise yüzde 20,07 ile yatırımcısına en yüksek […]

  6. […] aylık değerlendirmeye göre BIST 100 Endeksi Yİ-ÜFE ile indirgendiğinde yüzde 6,11, TÜFE ile indirgendiğinde ise yüzde 5,53 ile yatırımcısına en yüksek kazancı sağladı. Aynı dönemde avro, […]

  7. AKP’nin Kürt Açılımı daha şimdiden gelip aynı duvara tosladı! TC’ni ele geçiren AKP, üniter devleti savunduğunu resmen açıkladı. 

    Bu, Türk devletinin Kürt sorunundaki kırmızı sınırlarının, aynı anlama gelmek üzere çok büyük bir dirençle savunulacağını ispatlıyor. Düşününüz ki bunlar klasik Kemalistlerin karizmasının çizildiği bir evrede yaşanabiliyor. Bugün artık AKP kendisini İslami Kemalist bir hareket yörüngesine oturtmuştur! İP şefi Doğu Perinçek artık AKP’ye övgüler yağdırıyor!
    AKP’nin polisi ele geçirdiği, yargıda hakimiyet sağladığı, devlet bürokrasisini ele geçirdiği bir aşamada, Türk İslamcıları, Kemalizimle sentez oluşturabiliyor ve Kürt sorunundaki kırmızı sınırların bekçilerinin kendileri olduğunu ilan ediyorlar.      

    Kürt halkına yönelik tatlı vaatlerle açılıyormuş gibi görünen ve sert bir dönüşle kapanan bu açılım süreci, daha önceki Kürt isyanlarında sürdürülen devlet politikasının bür devamı olarak yansıdı. TC’nin Kürtler’e yönelik ana yöntemi olan ”kandır, oyala ve yoket” stratejisi yeniden uygulandı. 

    “Sivil iktidar eliyle yeni bir demokratikleşme ve barış döneminin açılması, devletin Kürtlere karşı yaptığı hataların bir bir düzeltilmesi” iddiasıyla sahneye konulan bu programın tam bir senaryo olduğu ortaya çıktı! 

    Kürt açılımı, sözde RT Erdoğan’ın özel temsilcisi MİT çi Hakan Fidan ile, Abdullah Öcalan arasında varılan mutabakatla başladı. Hakan Fidan direkmen Erdoğan’ı temsil ettiğini, onun bir kopyası olarak geldiğini  vurgulayıp durdu! 

    Yani Erdoğan kişisel olarak fizikmen orada değil, ama MİT onu öyle temsil ediliyor bu toplantılarda, Erdoğan ise hiçbirşeyden haberi yokmuş gibi davranarak kitlesini uyandırmamaya çalışıyor!!
    İşte adına barış süreci denilen oyunun baş aktörü, ”Kürt açılım süreci” denilen sürecin baş muhatapı olan Erdoğan’ın düzenbazlığı… tayşp kendisini öne sürmeden, gizli kapaklı dümenler çeviriyor, adeta saklambaç oynuyor?
    Tayip Erdoğan’ı MİT temsil ediyor. Hakan Fidan, Hitler’in gestaposunu da geçerek, bütün güçlerin üstünde, TC kanunlarının tümünün dışında olağanüstü bir dokunmazlıkla, Kürt ulusunun kaderini belirlemede, Erdoğan adına Türk tarafını temsil ediyorç
    Burada baştan beri bir çarpıklık var. Erdoğan bu kader belirlemede ortalıkta yokmuş gibi görünüyor.
    Erdoğan her gün Kürt kerdeşim diye laflar atıp tutuyor! Madem Kürtler kardeş ise bu kadar cesaretsizlik neden acaba? Kardeşinle yapacağın ortak bir çalışmadan neden bu kadar ürküyorsun? 

    Zaten bu durum dolayısıyladır ki, AKP hükümetinin ilan ettiği “Kürt açılımı”nda umut verici bir gelişme olmadı. AKP ni lafta “Açılım” süreci, birkaç kırıntının sunulmasından öteye geçmedi. Daha ziyade Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı seçimine yaradı! 
    Ne anadilde eğitim hakkı tanındı, ne çatışmaların kalıcı olarak durması, ne diyalog yolu, ne de diğer talepleri karşılayacak bir gelişme yaşandı. Aksine Kürt halkına karşı hazırlanmış tuzağına dönüşen süreç, şiddetle takviye edilmiş tasfiye dalgası halini aldı. Her tarafa yeni karakollar kuruldu, yeniden çete örgütlenmesine geçildi. 

    Kürt sorununa gerşek yaklaşım sözkonusu olduğu zaman küfür ve tehdit dıişında başka bir yol yöntemi olmayan Erdoğan’ın kardeşlik bir yana, acaba medeni cesaretinden bahsedilebilinir mi? 
    Bir süreç başlatıyorsan açık kimlik ve yüzünle ortada olmalısın. Tayip Erdoğan, kendi kitlesi önünde, Kürtler’e tabii haklarının verilmesinden söz etmeyi tabu biliyor, Türkiye Kürdistan’ından öcü gibi korkuyor!
    S. Demirtaş, ”Apo ve Erdoğan bitti demeden süreç bitmez ” diyor. Ama Erdoğan’ın süreci başlattığına dair resmi belge nerede acaba? Erdoğan, neden ortaya çıkıpta açıkça, ”ben süreci başlattım” diyemiyor? 
    TC tarafından Kürt tarafı diye angaje edilen A. Öcalan ile TC arasında, Kürtler’in gelecekteki yaşam şeklini belirleyecek, MİT denetimindeki gizli kapaklı görüşmelerin, Kürtler’in tüm haklarının yok sayılması temelindeki ihanetçi senaryoların iflası ile yeni bir süreç başlamıştır!
    AKP daha şimdiden üniter devleti hiçbir biçimde tartışma konusu etmediğini, tek devlet, tek millet, tek bayrak, vb.’nin hiçbir biçimde tartışılamayacağını, ayrıca anayasanın da bu amaçla değiştirilmeyeceğini, bir genel affın sözkonusu olmadığını söylemek durumunda kalıyor. Bütün bunların söylendiği bir durumda ise Kürt açılımı üzerine edilen onca lafın dibi bir anda boşalıyor.
    Gelinen yerde Kürt ulusal hareketi tam olarak bir özerk devlet istiyor. Kendi parlamentosuna ve yerel hükümetine sahip, dolayısıyla siyasal iradeye, dolayısıyla kendi kendine yönetme gücüne dayalı, iç güvenliğini kendisi sağlayan, vergisini kendisi toplayan, kendi adalet teşkilatına ve polis örgütüne sahip bir özerk devlet istiyor. Ama Türkiye gibi bir ülkede bütün bunları Kürtlere ancak bir devrim verebilir. Türkiye’nin bugünkü düzeni içinde bunları kimse Kürtlere vermez, veremez. Bu ancak bir devrimle elde edilebilir.
    Açılım, Kürt sorununun çözümü AKP’ci Kemalizm’in zemininde gerçekten bir hayaldir. Rojava hareketinde olduğu gibi Kürt halkı özgürlüğünü ancak kendi gücüyle kazanacaktır.

    GERÇEK BARIŞ SÜRECİ ORTADOĞU’DA KÜRT HALKININ BAĞIMSIZLIĞI VE ULUSAL HAKLARININ TEMİNATI İLE MÜMKÜNDÜR…

     
    Şimdi TC çetelerinin barış süreci dedikleri fenomen, Osmanlı döneminden daha geri, çirkef bir durumu yansıtmaktadır.
    Türk yönetimi, cezaevinde tuttukları bir kişiyi, rehine gibi kullanarak, Kürtlerin bütün haklarının yok edilmesi temelinde, Kürtleri teslim alma politikası gütmektedirler. İmralı, veya çözüm süreci adını taktıkları tiyatronun oyuncularını bile kendi öz adları anmaktan aciz bir devletin ‘süreç, müzakere’ yalanlarına kapılmak ihanete götürür! 

    AKP’nin Çözüm süreci adını verdiği, post modern Kemalizmi yeni bir kılıf altında devam ettirme, Kürtlerin hakkını hukukunu yok sayarak, bir yüz yıl daha yok etme sürecidir!

    Türk yönetimi, süreç diye adlandırdığı tiyatorunun oyuncularını lakap takarak çağırmaktadır. Abdullah Öcalan ismi yerine, ‘imralı adası’, ‘terörcü başı’, ‘heyet’ gibi isimler kullanılarak, ‘sürecin’ ciddiyet derecesi açıkça ortaya serilmektedir. Türk devleti, bu anlamda normal bir devlet imajı yerine, eşkiya bir devlet görümüne bürünmektedir. Türk parlamentosunun, bu haliyle, özgürlük isteyen Kürdistan kitlelerini memnun ve mesut edecek bir karar alabilmesi mümkün değil.
    Antlaşma yapmak için, kendileri ile barış yapılacak şahıs veya gurupların adları dahi açıkça söylenmediğine göre, ortada daha tehlikeli bir oyunun dönüşü sözkonusudur…! Sürecin muhatapı, Kürt tarafı diye lanse edien taraf, kendi adı ile değilde Marmara denizinde bir ada (İmralı) adı ile anılıyorsa burada bir bit yeniği var anlamı çımaktadır. 

    KÜRTLER İMRALI ADASINDA DEĞİL, KÜRDİSTAN’DA YAŞIYOR!

    Barış, İmralı adasında yaşayan bir halkla değil, Kürt halkı ile yapılacaktır!
    Türkiye, sözde barış yapacakları Kürtlerin adını anmaktan acizdir. Demek ki Türk insanı Kürtlere o kadar alerji duyuyor ki, TC yönetimi, barış sürecini imralı adasında başka bir halkla yapmakta oldukları imajını vererek, Kürt düşmanı Türklerin gözlerini boyamak zorunda kalmıştır! Gerçek bir barış süreci varsa neden bu kadar adi bir aldatmacaya başvuruluyor. Barışacak kişi veya milletler, birbirlerini oldukları gibi kabul edemiyorlarsa, barış nasıl olacak??

    Böylesine bir sürecin daha baştan çökmeye mahküm olduğu ortadadır. Savaş ruhu taşıyan Türkler, Kürtleri eşit derecede bir halk olarak görmek yerine, onların adlarından bile öcü gibi korkuyorlar, bu ruh haliyle nasıl barışacak bunlar!! Ne yazık ki çoğunluğu cahil kalmış Türkler, imralı adasının nerede olduğundan bile habersizdirler….

    AKP, diğer öncülleri gibi, kırmızı kitabı elinde, bağırıp çağırarak varolan statükoyu sürüdürmede kararlı olduğunu söylemeye devam ediyor! Erdoğan’ın Suriye Kürtlerine yönelik tavırları, askeri darbecilerinkinden daha iyi değildir. Bu tutumlar, çözüm hayallerini köpürten düzen güçlerinin Kürt halkına yönelik imha ve inkara dayalı ırkçı-inkarcı resmi devlet çizgisini sürdürdüğünü gösteriyor.
    Ciddi ve dürüst çalışmalar, ortak plan ve süreçler ancak, karşılıklı güven ve açıklıkla yapılır. Gizli kapalı oyunlar oynanıyorsa, dümenler dönüyorsa, bu iş ta baştan yıkılmaya mahkümdur. Kalıcı barış ancak adalet ve eşitlik temelinde Kürt sorununun gerçek, yani ulusal haklarının verilmesi ve kendi topraklarında hakimiyet kurması ile sağlanabilir.

    Rehin gibi tutulan ve adı ile bile anılmayan A. Öcalan’ın, burada, Kürt halkının ulusal haklarının tümden inkarı sürecine tepeden inme ‘önder’ hemde TC’nin kendisi, barış masasına oturan karşı taraf olarak, düşman tarafından lanse edilmesi, bütün Kürtlerim dikkatini çekmektedir…Ortada seçimle gelen Kürt temsilcileri olmasına rağmen, bunların manipule edilerek, cezaevinde rehin tutulan bir kişinin tek lider diye angaje edilmesi ve bu kişinin de, ‘biz Kürtler için artık bir şey istemiyoruz’ beyanını vermesi, kürt halkına vurulan büyük bir darbedir!
    Bu durum, İŞİD’e, ben artık sizdenim demeye benzer, ama kelle kurtulur mu, o da henüz belli değildir!

    Kürtlerin Soykırımı İçin IŞİD ve Tampon Bölge planı!

    AKP iktidarı;  sırası geldikçe “barış süreci” ya da benzer tanımlamalar ile Kürtleri oyalarken, diğer taraftan da petrol alanlarına sahip çıkmak için yeni planların peşindedir.
    IŞİD örgütlenmesinde rolü olduğu bilinen,Başbakan Davutoğlu’nun devreye soktuğu derin stratejinin gereği  İŞİD ve Al-Nusra’ya savaşsın diye gönderilen 5 000 özel timci, 250 MİT mensubu, modern savaş araç ve gereçleri ile, Kürtleri barış masasına gelmeden elimine etmeyi, başarılamaması  halinde  ise dize getirmeyi hedeflemektedir.
    Türkiye, çıkarları gereği, Kürtleri soykırıma uğratsın diye İŞİD’i büyütmeyi hedeflemektedir.
    TC nin hedefi Kürtlerin soykırımıdır. Zira, Dersim gibi, Kobane’den, yurtlarından edilerek göçmenleştirilmiş Kürtleri hedeflerinden koparmak devamında asimile etmenin mümkün olduğu deneyimi vardır. Dersim soykırımında başarılı olunduğuna göre TC, aynı yöntem ve taktikleri devam ettirmektedir. Böylesi bir soykırımı göze alan iktidar, aslında herkesi yakacak bir alev topuyla oynamaktadır.

    İşte, tam da Bağımsız Kürdistan devletinin kuruluş şartlarının hızla olgunlaştığı bir durumda, Ortadoğu’da bütün halkların kendi sınırlarını çizmekle uğraştığı bir anda ‘herşeyden vazgeçiyoruz’ demenin ne anlama geldiğini bilmeyen çoban artık yoktur Kürdistanda…!
    Türk devleti Kürtleri bir kez daha kandırırsa ne olur? Üç-beş yıllık zaman kaybından başka hiçbir şey olmaz. Hatta eski yöntemler tümden iflas etmiş olacağı için buna kayıp da denmez.
    TC oyun oynuyor! Bu tartışılmaz. Kobanê’yle dayanışma eylemlerinden önce de böyleydi, IŞİD’in Kobanê’ye saldırısının yoğunlaşmasıyla beraber, çözüm süreci denilen oyunun deşifresinde ilerleme görülüyor. Adları ile anılmayan oyuncular, PKK içerisindeki MİT yönlendirmesi gurupların zorda kalması kaçınılmazdır.

    AKP başı, çete lideri Erdoğan,  Tek ulus, tek devlet, tek bayrak ve tek dil’ paradigması devam etmektedir.’ diyerek gerçek amacını her geçen gün tekrarlayarak oyun oynadıklarını artık gizlemiyor!
    Tayyip Erdoğan, daha önce de “anayasa değişikliği yok, af yok, Kürtçenin eğitim dili olarak kabul edilmesi yok” demişti. Kürtçenin eğitim dili olması, genel af talebinin karşılanması, anayasal vatandaşlık vb. asgari taleplere bile düşmanca yaklaşan Osmanlı kırması iktidarın Kürt sorunu konusunda tekçi anlayışı sürdürecekleri aşikardır.

    Tayyip Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı Necdet Özel’den gelen açıklamalar devletin Kürt sorununa, Kürt halkının haklı taleplerine yönelik bakışının özü, özetidir. Tek ulus, tek devlet, tek bayrak ve tek resmi dil paradigması devam etmektedir. Etnik ve kültürel farklılıklar zenginliğimizdir denilerek Kürt halkının devrimci dinamizmi düzenin labirentleri içinde boğulmak istenmektedir. AKP ve Genelkurmay’ın çözümden anladığı Kürtlerin bir kültürel zenginlik ögesi olarak kabul edilmesidir. Kürt sorununun çözümünden anladıkları şey ise Kürt halkının denetim altında tutulmasıdır.

    Tayyip Erdoğan ve Genelkurmay Başkanı’nın yaptığı açıklamalar “çözüm” sürecinin nasıl bir aldatmaca olduğunun net ifadesidir. Açıklamalar, Kürt halkının olmazsa olmaz dediği haklarına ilişkin olarak herhangi bir vaatte bulunmadığının göstergesidir. Nitekim Tayyip Erdoğan daha önce de anadilde eğitimin gündemlerinde olmadığını belirtmişti. Zira tüm düzen güçlerinin asıl amacı Kürt sorununu değil Kürt hareketini çözmektir. Bu saldırının biricik panzehiri ise Kürt halkının ulusal hak ve özgürlüklerini devrimci mücadeleyle söküp almasıdır. 

    Bu anlayış barışın değil savaşın projesidir. Yani “çözüm süreci” barışın değil, sınır tanımayan kapsamlı bir saldırganlık ve savaşın projesidir.

    AKP demokrasiyi yok etme sürecini devam ettirirken, saçma bir barış sürecinin gerçekleşmesinin mümkün olmadığı, çözüm süreci adı verilen planın, AKP’nin rezil politikalarının üstünü örtmeye yaradığı da artık gizlenemez.

    ERDOĞAN BAŞKA İŞLERİN PEŞİNDE…!

    Erdoğan’dan Kürtler için hak hukuk beklemek saflıktır. ‘süreç’ denilen tiyatro, bir yalan dolan sürecidir. Hazırlanan ve her gün kılıfı değiştirilen sözde ‘paketin, sürecin’, geçmişin baskıcı terörcü ırkçı şovenist devlet yapısından kopuşu değil, onun daha da pekiştirilmesine hizmet ettiği gerçeği artık kör gözden de kaçmıyor.
    AKP, yeni Kemalizm despotizmini din boyası ile süsleyerek Kürtleri kandırıp tasfiye etme dışında bir hedef gözetmiyor…Kürtler Erdoğan’ın kişisel oyunlarına alet olmaktan vazgeçmelidir. Erdoğan sözünde durmamaktadır. Saat başı tavır değiştiren bir bukalemundan farksızdır! İstanbul’da padişahların kurduklarından daha büyük bir cami, Çamlıca camisi, Ankara’da Osmanlı saraylarını geride bırakan Ak Sarayı kurup, başkanlık sistemi ve tek şefliği hedefleyen, gözü şan şöhretle dönmüş Recep paşa’nın derin kuyusuna düşmek saflıktır! Aşırı hızla çoğalacak kalabalıklara Selefi ve Wahhabiler’ in fetih ve ganimet hedeflerini aşılayan ümmetçi ırkçı şef, yeni devlet ideolojisini hakim kılmak için elinden geleni ardına koymuyor! Dünyanın her yerinden toplatılıp getirilen Cihadçıların, Kürtlerin yoğun olduğu alanlarda eğitilip Suriye’ye sokulması, bunların ana kontrolünün özel savaşçı Türk subaylarına verilmesi, şeriatçı militanların Kürtlere karşı kullanılmaları, karakol yapımındaki anormal artış ve köy koruyucularına sağlanan örtülü ödeneklerin artırılması vs.. göstermektedir ki, AKP Kürtler için en azından cuntacılar kadar tehlikelidir.
    Kürtleri kandırmak için Ümmetçi İslamcılığı, Kemalist militarizmle sentezleyen AKP, TC’nin eski politikalarını ideolojik yenilenmeyle devam ettirme kararlılığını son Kobani oyununda da yenilemiş oldu!
    Şan ve şöhret ile gözü dönmüş, bu uğurda her yöntemi kullanan R.T Erdoğan’dan hak hukuk beklemek kadar aptalca bir şey olamaz!
    Saat başı görüş, politika değiştiren, akıl almaz yalan dolanla günümüzün en gaddar liderlerine taş çıkartan Erdoğan, tek şeflik ve kişisel çıkarlarına karşı olan her engeli rahatlıkla aşmaya devam ediyor!
    Erdoğan nihayetinde Kemalist orduyu da peşine takarak, satükonun yeni sahibi oldu! Kemalizm tarafından katliamdan geçirilen Kürtler, Kemalizm’in nasıl bir zehir olduğunu çok iyi biliyor. Mühalefeti tesirsiz hale getiren AKP şimdi artık statükocu Kemalizmi temsil diyor! AKP sadece Küzey Kürdistan’da değil,Rojava’da Kürtler üzerinde baskıyı artırmaya çalışıyor. MİT TIR’ları gece gündüz Suriye’ye geçmeye devam ediyor!
    Yıllardır Kürtleri oyalayan AKP, sonuçta 90 yıldır yapılanla kaldı. Son MGK toplantısında TSK nin dayattığı kırmızı çizgileri savunan Recep Tayyip Erdoğan, Kemalistlerle Kürt sorunu üzerinde anlaşmaya vardı.
    AKP iktidarı, İŞİD olmaksızın Kürteri tek başına yok edemeyeceğini iyi biliyor! Türkiye’den örgütlendirilip Suriye’de muhalefet cephesi adı altında savaşan Sunnilerin niyetlerinin ne olduğunu, bunların hangi hedefler doğrultusunda elde tutuldukları, ceplerine para konan ve desteklenen bu paralı askerlerin yarın Kürdistan’da büyük bir vahşet planını icra etmeleri için gerekli maddi temellerinin sağlandığı gerçeği gözden kaçmamalıdır.
     
    SON MGK TOPLANTISINDA ALINAN KARARLARA GÖRE KÜRTLER’E 1923 TEN ÖNCEKİ DURUMDAN DAHA KÖTÜ BİR STATÜ VERİLECEK!
     
    MGK toplantısında alınan kararlara göre Kürtleri kandırma ve oyalama süreci devam ettirilecektir. Bu oyunu en iyi oynayan AKP, Kürtleri eski statüde tutmak şartı ile Türk ordusunun tam desteği verildi. Erdoğan tek şef olacak, onun başkanlık sistemi TSK tarafından kabul edilecektir.
    İşte bu yeni MGK doktirinine göre, Kürtlere karşı mücadele ettikleri müddetçe Araplar’a yardım edilecek, İŞİD, El Kaide-El Nusra ile ortak eylemler yapılacaktır. Bunlarla en iyi ilişkiyi AKP sağladığına göre, İŞİD ve El-Nusra Tayip Erdoğan’nı kayıtsız şartsız destekledikleri için, ortak çaışma ve işbirliğine devam kararları alındı!
    AKP’nin Kürtlere yönelik planları, Kürt halkının kendi kaderinin kendisi tarafından tayinine düşmanca bakıyor ve eski statükonun korunmasını amaçlamaktadır. Son Kobani olayında olduğu gibi AKP, eski Kürt düşmanı statükoyu korumayı ve Kürtleri zaman içerisinde yok etmeyi amaçlamaktadır!
    AKP’nin bu planları ile, Kürtlerin en temel uluslararsı haklarının inkarına devam edilmektedir… Kürdistan halkının talebi olan anadilde eğitim, Kürtlerin haklarına ilişkin anayasal güvence, Kürdistan halkının kendi kendini idare etmesi ve Kürtçe’nin resmi dil olarak kabul edilmesi konularında ilerleme değil, tam aksine gerileme kaydetmektedir.
     
    Bu durumda Kürdistan halkı olarak, kendi topraklarımızda, hür ve bağımsız olarak yaşama opsiyonunu savunma dışında başka bir çaremiz kalmamaktadır. Kürtler bugün bağımsız Kürdistan oluşumunu artık reel bir gerçek olarak görmektedir. Asıl yapılması gereken “çözüm” aldatmacasıyla zaman yitirmemektir, Kürdistan, bağımsız bir devlet olarak ortaya çıktığında, Türkiye, Ortadoğu ancak bu koşullarda barışın egemen olduğu bir coğrafyaya dönüşecektir.

     
    Saygılar ve Selamlar

    Ferdi Kader, B. Zeynep Aker, Dursun İlkas, İsmail Balkır, Kazım Sincan, Sevda Suner, Murat Demir

     
     

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: